Billur Denizli Adalara Yolculuk – İDO Sealife Eylül 2016

Göz alabildiğine uzanan zeytinlikler, salkımları salınan üzüm bağları, iyot kokan sokaklar, anılar içinde yolculuğa çıkaran evler ve denizin asırlık çınarlarla kaynaştığı koylar… Marmara Denizi’ni yeşili ve maviyi kuşanmış adaları Marmara ve Avşa’dayız.

avsa-2016



Sımsıcak bir İstanbul gününde denizle gökyüzü arasında sınırlanmış bir adaya doğru yola çıkıyorum. Ben, Marmara Adaları’nın en büyüğüne doğru gitmek için İDO’nun Yeni Kapı İskelesi’ne hareket ediyorum. Ancak 11 Temmuz’dan itibaren de avcılar iskelesinden de Marmara Adası-Avşa seferleri yapılıyor. Siz kendinize en uygun seferleri seçebilirsiniz. Yolculuğum harika başlıyor, masmavi denizin göz alıcı güzelliğiyle 2 buçuk saatlik yol çabucak bitiveriyor. Daha deniz otobüsünden inmeden çınar ağaçlarıyla bezenmiş bu huzur dolu limana vuruluyorum. İstanbul’a bu kadar yakın olup, doğal ve kendi yaşam ritmini sürdüren bir rota Marmara Adası. İlk andan itibaren konuştuğum her adasıyla burasının ruhuna daha da yaklaşıyorum.

Balıkçısından zabıtasına, memurundan dondurmacısına rastladığım herkes beni de adanın bir parçasıymışım gibi hissettiriyor. Dünyada masumiyetin sonsuza kadar yaşatabilecek bir yer varsa, o yer kesinlikle burası olmalı diye aklımın bir köşesine not düşünüyorum. Keşfe çıkmadan önce iskeleden kısa bir yürüyüşle adanın keyifli konaklama durağı olan Şato Motel’e ulaşıyorum. Kısacık bir zaman içinde, Şato Motel’in hasır şemsiyeli romantik bir kumsalı ve ipek gibi bir denize açılan odalarından biri benim oluyor. Güneşi ve aydınlık manzarayı odamda bırakarak daracık sokaklara, püfür püfür ada havasına bırakıyorum kendimi. Sahili adımlayarak başlıyorum Türkiye’nin en büyük 2. adasını gezmeye. Hava sıcak ama insanı yormayacak bir yumuşaklıkta. Yazın ortasında bu harika iklimi sağlayan en önemli etken adanın kuzey kesiminde yer alan saflık oranı yüksek mermer rezerve ve tabi ki adayı saran Kızılçam Orman’ı.

BİZANS MİMARİSİNİN VAZ GEÇİLMEZİ: PROKONNESOS MERMERİ

Marmara Ada’sı göründüğünden çok daha fazlasını barındırıyor içinde. Antik çağlara kadar uzanıyor adanın hikayesi. Tarih sahnesinde Marmara Adası’nda ilk ikamet edenlerin Miletoslu’lar olduğunu düşünüyorlar. Denzici ve sanatla iç içe bir kültürün içine gelen Miletoslu’luar için ada kısa sürede değerli bir ticaret kolonisi haline geliyor. Prokonnesos adıyla anılan adadan çıkarılan birinci sınıf mermer bütün Ege, Anadolu ve Akdeniz’de popüler oluyor. Prokonnesos mermerin ihracatıyla zengin bir ticaret kolonisi haline gelen ada defalarca yağmaya uğruyor. Roma çağındaysa ilk Hristiyanların sürgüne gönderildiği bir yer haline gelen ada ilerleyen yüzyıllarda Hristiyanlığın kabul görmesiyle keşişlerin inzivaya çekildiği bir bölgeye dönüşüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetiyle birlikte bu naif adaya Türkler de yerleştiriliyor. Böylece 15. yüzyıldan itibaren ada Türkler ve Rumların ahenkle yaşadığı çok kültürlü bir yapıya bürünüyor. Mübadeleyle birlikle Rum’lar adadan ayrılıncaya kadar iki halk iç içe yaşıyor. Adanın binlerce yıllık geçmişini düşünerek yavaş yavaş ilerliyorum. Sahil boyunca çınarların güneşe siper olduğu serin çay bahçeleri dikkatimden kaçmıyor. Merkezde yan yana dizili pastanelerden yükselen kokular içime doluyor. Zira burada ponçikler, kurabiyeler, börekler dükkan dışına yerleştirilen tezgahlarda sunuluyor. Buram buram sıcak poğaça kokusu atmosferi kaplarken ada geleneğine uygun olarak bende Can Pastanesi’nin camekanından taptaze poğaçalarımı alıp tarihi çınarların gölgesinde serinleyen çay bahçelerinden birine kuruluyorum. Bir bardak çay eşliğinde Marmara Denizi’ni ve telaşsız kanat çırpışlarıyla kuşları seyrediyorum. Adanın kendi halindeki kalabalığına karışmaya karar vermem çok uzun sürmüyor. Marmara Adası’nın yerli halkı mermer dışında zeytincilik, bağcılık, şarapçılık ve balıkçılıkla uğraşıyor. Dolayısıyla çarşıdaki tezgahları buğulanmış üzümler, altın sarısı zeytinyağları, salamura yapraklar, zeytin yağlı ev yapımı sabunlar süslüyor. Marmara Adası Akdeniz ikliminin ılımanlığı ve Karadeniz’de görülen yağış yapısın egemen olması nedeniyle çok bereketli topraklara sahip. Adanın bitkileri, otları, çayları her derde deva desem abartmamış olurum. Kudret narı, kuş mısırı, kantoron, ebegümeci, adaçayı, kuş burnu ve karabaş otu gibi bitkiler adanın rengarenk tezgahlarında bulacaklarınızdan sadece bir kaçı. Üstelik bu bitkileri ve çayları alırken lezzetli tarifler edinmenizde  mümkün. Buradaki tezgahlar adanın kendisi gibi sakin ve çarpıcı. Kurutulmuş boy boy deniz yıldızı, deniz kabukları ve hatta deniz atları bile var bu tezgahlarda. Uğur getirdiğine inanılan aşk ve rüya çiçeği ise romandan fırlamışçasına ilgi uyandırıyor gezginleri üzerineden deniz atlarını, aşk ve rüya çiçeklerini geride bırakıp ara sokaklara, dik yokuşlara yöneliyorum. Dar sokaklarda, genelde sonuna kadar kapıları açık evlerin önünden geçiyorum. Kapısı açık evler, sessiz sokaklar bana adanın tasasız bir hayat sürmek için ideal bir yer olduğu izlenimini veriyor. Az sayıda da olsa klasik Rum evlerine rastlıyorum. Adanın hatıra defterinden küçük bir bölümü okumak gibi bu Rum evleri.

ÇINARLI  KÖYÜ

Güneş hala karanlığa teslim olmamışken adanın en güzel köylerinden birine doğru yol alıyorum. Adanın dolmuş durağı iskeleye oldukça yakın. Dolmuşta adalılarla koyu bir sohbete koyularak yüzlerce yıllık çınarlarla beni karşılayan Çınarlı Köyü’ ne varıyorum. Adını tarihi çınarlardan alan köy, eski bir Rum yerleşimi. Adanın 4 köyünden biri olan Çınarlı; upuzun kumsalı, az tuzlu denizi, el değmemiş tabiatıyla son yıllarda gezginleri seyahat listesinde üst sıralara yerleşmeyi başarmış bir yer. Üstelik yalnızca deniziyle değil, aynı zamanda doğa sporlarına olan elverişli yapısıyla da gezginlerin gözdesi. Dağ bisikleti, doğa yürüyüşü, dalış, yelken ve olta balıkçılığı gibi aktiviteler Çınarlı’nın misafirlerine sunulduğu alternatiflerden bazıları. Çınarlı Köyü’nün mütevazi sokaklarında yaptığım yürüyüşün ardından, güneşsin bütün görkemiyle battığı sahile yöneliyorum. Son kızıl hareler ufukta kaybolduğunda adanın merkezine geri dönüyorum.

ADANIN AKŞAMI

Yıldızların gökyüzünü kuşattığı bir ada gecesindeyim , ayaklarım beni sorgusuz sualsiz adanın en keyifli restoranı Oflinin Yeri’ne götürüyor. Yanı başında deniz, masamda adanın en güzel mezeleriyle tam manasıyla adanın tadına varıyorum. Oflinin Yeri, adanın Aşıklar Köprüsü adayla anılan şirin köprüsüne hakim bir konumda. Mekanın sahibi Mehmet Usta’nın kendi elleriyle açtığı midyelerin ünü çoktan adayı aşmış durumda. Ben de soframı Mehmet Usta’nın maheretli ellerinden çıkan midye dolması ve tavasıyla, ayrıca fava, tarak, karnıkara börülce ve Marmara Adası’na özgü bir yemek olan peynirli patlıcanla süslüyorum. Mehmet Usta’nın midyeleri şöhretinin hakkını fazlasıyla veriyor doğrusu. Mezeler ve Mihaliç peyniriyle yapılan patlıcanda ayrı ayrı enfes lezzetler olarak damağımda yer ediyor. Günün yorgunluğunu unutturan böylesi bir yemeğin ardından yeni güne hazırlanmak üzere Şato Motel’e uzanıyorum.

MERMERİN HAYAT VERDİĞİ ADA

Yeni günde her kıvrımında ayrı bir manzara saklı olan yollardan geçerek adaya daha yakından tanımanın peşine düşüyorum. Doğanın güzellikleri içinde yol alırken keçileri, koyunları önüme çıkıyor. Onları fotoğraflamak için sık sık mola veriyorum. Küçücük yolculuğum uzayıp gidiyor bu sayede. Topağaç Köyü’ne geldiğimde köy kahvesinde adanın bağlarından bardağıma dolan koruk suyu içiyorum. Köylülerin şen kahkalarını geride bırakarak balıkçılara, tarihin bir parçası olan evlere, denize iniyorum. Yol üzerinde Asmalı Köyü’ne de uğramadan geçemediğim bir rota oluyor. Koyları,  kumsalları, balıkçılarıyla Asmalı gönlümde yer ediyor. Adanın mermer yataklarının bulunduğu büyük Saraylar beldesine yaklaşırken yol kenarında bütün zarafetiyle yükselen Agios Nikolas Kilisesi’ni ziyaret ediyorum. Adanın geçmişinden izler taşıyan bir yer Saraylar; 2000 yıldan fazla bir süredir Anadolu ve Akdeniz’in mermer ihtiyacı buradan karşılanıyor. Bu nedenle her köşesinden bir sütun başlığı, heykel, alınlık, lahit, kısaca bir müzede görmeye alışık olduğumuz objelere rastlamak olası. Bu doğrultuda Saraylar’da bir açık hava müzesi kurulmuş. Günümüzde gezginler adanın mermerini hem işlememiş halde, hem de çağlar öncesinden bugüne ustalıkla biçimlendirilmiş heykeller olarak görme şansına sahipler. Saraylar’da gezinmek tarihin tozlu sayfalarında dolaşmak gibi. Türkiye’nin ilk mermer fabrikasıda Saraylar’da yer alıyor. Adaya adını veren mermer, Saraylar’da yaşamın bir parçası. Marmara Adalar Belediyesi’nin çalışmalarıyla Saraylar’da düzenlenen heykel çalıştayları sayesinde beldenin kendiside başlı başına bir açık hava müzesine haline gelmiş. Bir tarafta klasik çağdan heykeller arzı endam ederken, Saraylar sahilinde de çağdaş çizgileri yansıtan örneklerle buluşuyorsunuz.Adayı baştan başa dolaştığınızda rüya gibi kumsallara kapılmamak olanaksız. İşte Saraylar beldesi de tarifsiz güzellikte koylar ve kumsallar saklıyor koynunda. Abroz ve Palatia bölgenin tarih ve doğayla kesiştiği noktada ziyaretçilerini ağırlamak üzere bekliyor.

MARMARA’DAN AVŞA’YA 

temel-motel-1-7
AVŞA 2016

Güneşli anılar biriktirdiğim Marmara Adası’ndan yeni rotam Avşa Adası’na gitmek üzere ayrılmam gerekiyor. İDO’nun deniz otobüsü Marmara Adası’nın yemyeşil iskelesinde uzaklaşırken, sahildeki ağaçlar da ufukta bir bir kayboluyor. Yaklaşık 30 dakikalık yolculuk rüzgar gibi geçiyor. Avşa’ya indiğim andan itibaren içim içime sığmıyor. Marmara Adası’nın zamanı askıya alan hali burası için oldukça uzak. Avşa Adası’nın farklı enerjisi ve canlılığı daha iskele meydanından size avuçlarına alıyor. Avşa’nın küçük ama sevimli meydanından etrafı inceleyerek kısa bir yürüyüşle Avşa Adası’nda kaldığım her dakikayı muhteşem bir anıya çeviren Ayata Otel’e konduruyorum kendimi. Adanın en köklü otellerinden biri Ayata, benide mekanın üçüncü kuşak işletmecisi Yıldız Ayata karşılıyor. Yıldız Hanım başarılı bir akademik geçmişe sahip. Ayrıca gastronomi ve mutfak sanatlarıyla da yakından ilgili. Otelin mutfağından çıkan lezzetlerle tanışınca farkı daha net anlıyorsunuz zaten. İlk gün için bana adanın merkeziyle ve tarihiyle ilgili bilgiler veriyor. Avşa’yla tanışmam, gerçek bir adalı olan Yıldız Hanım’ın rehberiğinde olacağı için mutlu oluyorum. Ayata’nın samimi atmosferinden sahile doğru süzülüyorum. Nerde başlayıp, nerede bittiğini kestiremediğim billur bir denizle göz göze geliyorum.Gökkuşağı renklerinden ilhamını almış kafeler, restoranlar sahil boyu bütün davetkarlığıyla önüme seriliyor. Yer gök kıpır kıpır. Sabahın erken saatlerinde itibaren Akdeniz’i aratmayan sahilleri kulaçlayarak başlayan aktivite, çeşitli su sporları, alışveriş ve bütün gece durmaksızın devam eden eğlenceyle sürüp gidiyor. Uyumayan,  bir an bile soluklanmadan yaşamı kucaklayan bir ada burası.

AVŞA’NIN YERLİSİ: ADAKARASI

Marmara Denizi’nin üç büyük adasından biri Avşa, bir vakitler tıpkı Marmara Adası gibi Hristiyan keşişlerin mecburi ikametgahı olmuş. Bizans’lı tarihçiler Afousia olarak nitelemişler bu adayı. Zaman akarken adanın ismi de değişmiş, çeşitlenmiş ve sonunda Afousia’dan çok da uzağa düşmeden Avşa oluvermiş. Üzüm bağlarıyla, zeytinlikleriyle yüzyıllar boyunca kendi halinde bir ada olarak Marmara’nın mavi sularında varlığını sürdürmüş Avşa. Şimdilerde bağcılık hala taşı toprağı sarmış durumda. Adanın toprağında yetişen adakarası ise kaliteli şaraplar üretmeye olan yatkınlığıyla adanın en değerli ürünü. Şarap fabrikalarını gezmek, üzüm bağları arasında kaybolmak Avşa’nın öyküsünün bir parçası olmanın en kısa yolu. Kumsalı takip ederek adanın kalabalığına karışıp, plaj seslerine kulak kabartıyorum. Gümüşlerle ve boncuklarla süslü pazarlar, zeytinyağının ışıltısıyla göz kamaştıran vitrinler gözümü alıyor. Bir ara denizi bırakıp adanın iğdelerle, begonyalarla sarılı sokaklarına sapıyorum. Çiçeklerin arasında fistolu minderler,mavi boyalı sandalyelerle dekore edilmiş bir bahçeye rast geliyorum. Burası adanın yeni mekanlarından Atamer’in bahçesi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri ürünleri misafirlerine sundukları kahvaltılar dillere destan. Bazı akşamlar dans gösterileri de yapılan, huzurlu butik bir kafe Atamer’in bahçesi. Bahçede birazcık soluklanıp günün son ışıklarına yetişmek üzere yeniden sahile sokuluyorum. Sarısı, moru bir birine geçmiş şemsiyelerin altındaki kıkırdayan çocuklara bakarken incecik kumların üzerinde yürümeye karar veriyorum. Güneş denizle gökyüzü arasında tamamen kaybolduğunda son gezi tekneleri de çoktan turdan dönmüş oluyor. Ben de akşam yemeği için Ayata Otel’in terasında lezzeti üzerinden taşan yemekler ve farklı tariflerle hazırlanan Ege mezelerine yelken açıyorum. Her biri damağımda yer eden enfes tatların ardında Avşa’nın gecesinin nabzını tutmak üzere birkaç dakikada sahile iniyorum. Gündüz dolup boşalan sahil kafeleri gece plaja doğru yayılmış. Bazılarından yükselen ışık ve ses gökyüzünü dolduruyor. Gün ışında hiç gece kulübü olduğu akla hayale gelmez mekanlar adeta ‘’yıkılıyor’’. Avşa’nın gece hayatının benzersizliği yıldızlarla dolu bir yaz gecesinde karşmda duruyor.

AVŞA’NIN SAKLI KOYLARI

KARADUT PLAJI - YİĞİTLER KÖYÜ
KARADUT PLAJI – YİĞİTLER KÖYÜ

Avşa, tatil diyince birçok kişini aklına gelen ilk seçenek. Yazın artan nüfusuna karşılık cam gibi bir denizi var. ;Üstelik merkezden uzaklaştıkça adanın saklı köşelerinde tropik adaları kıskandıracak güzellikte koylara ulaşmak öyle uzun saatler almıyor. Avşa’da ki yeni sabaha Ayata Otel de yaptığım envai çeşit kahvaltıyla başlıyorum. Yıldız Hanım’ın rehberliğinde adayı dip köşe gezmek üzere yola çıkıyorum. Yıldız Hanım adanın kıvrımlı yollarında adalı olmanın esaslarını ve en güzel denize girilecek rotaları anlatıyor. Avşa’nın merkezine çok yakın konumda bulunan Yiğitler Köyü’ne geliyoruz. Yiğitler sade, dupduru güzellikte bir köy. Ama asıl cennet, köyün sınırları içerisinde bulunan Altınkum. Sakin, huzurlu, masmavi bir koy Altınkum. Doğanın kucağında bir yaz için Avşa gezisine Altınkum’u mutlaka almak gerek. Hatta kumsalın en güzel mekanı Sapphire Beach Club’a uğrarsanız yazın mutlu anları kesinlikle çoğaltmış olacaksınız. Avşa’nın minik tepelerinde kuşbakışı manzara dalarak, kah zeytinliklere selam verip, kah üzüm bağlarında koşturarak Tavşanlı Koyuna kadar geçen zamanı fark edemiyoruz. Tavşanlı adanın halka açık koylarından biri. Küçücük ve adanın coşkulu kalabalığından uzak. Fakat küçük olması sizi yanıltmasın; deniz ve kumsal o kadar cezp edici ki bir gelenin bir daha dönmek istemediği bir yer aynı zamanda. Hafif bir rüzgarla soluklanan bir koy var sırada: Karadut. Böylesine tatlı bir ismi olan koyun etrafını dut ağaçları çepeçevre sarmış durumda. Deniz kokusuyla dut kokusu birbirine karışıp insanın aklına asla unutulmayacak şekilde yerleşiyor. Bu tarif edilemez koku plajın güzelliğiyle birleşince ortaya çıkan sonuç kesinlikle mükemmel oluyor. Adanın her köşesi mavi bir hazine saklıyor desem yeri. Az gidip uz gidip Çınar Koyu’na erişiyoruz. Zümrüt yeşili, kıpırtısız, pırıl pırıl bir deniz, kocaman bir çınarın gölgesine yayılmış bir kumsal. İlham verici bir doğa sahnesinin ortasındayım. Burayı her görenin müdavimi olduğu söyleniyor. Gerçekten dünya üzerinde tutkuyla bağlanılacak yerler var diye düşünmemi sağlıyor Çınar Koyu. Ertesi gün artık veda zamanı gelip çatıyor. Bir adada olmak bütün dünyadan uzak olmak gibi. Anı yaşamanın en kestirme yolu en doğru adayı bulmak mı acaba? Bu duygularla ayrılıyorum Avşa’dan. Gitmeden sahile inip, renkli masaları olan Yaren Kafe’de kocaman bir öğlen kahvaltısı etmeyi de unutmuyorum. Günü uzun yaşayan insanların adasında kahvaltı tüm güne yayılan bir öğün ve bu sahilde bir kerecik de olsa yapılmalı.

Yazı : Aslı Bora / İDO Sealife Sayı : 30 Eylül 2016

Yorum Yaz

bir yorum yaz “Billur Denizli Adalara Yolculuk – İDO Sealife Eylül 2016”